sınırlar

bir rock star’miscasina soyluyor jamie cullum cazini. oradan oraya kosup, piyano tepelerine sicriyor.  her yastan seyirciyi toplamis karsisina, istanbul’a methiyeler diziyor. ve halic’in dort bir yanindan yankilanan ezan karisinca sarkisina, yarida birakip soyledigini, saygiyla eslik ediyor piyanosuyla sakince. tam bu anda anliyorum istanbul’un nesini ozlemis oldugumu.

bundan birkac gun oncesi, sicak bir yaz aksaminda, beyrut’tayiz. yuksek tavanli, tozlu ve kuflu havanin, bira ve sigara kokularina karisip bogucu hale geldigi herhangi bir evdeyiz. ama evin eskiliginde bir agirlik var beni etkileyen.

eve ilk giriste taze badana kokusu insanin genzini yaksa da, duvarlara bakinca anlasiliyor ta ne zamandir firca yuzu gormemis olduklari. buyuk dikdortgen bir masanin etrafinda alti kisi sabaha karsi oturmusuz, masanin ortasina yerlestirilmis ufak hoparlorun ciliz sesinden ahmet kaya sarkilari dinliyoruz. son gecemiz. kimimiz katiliyor bir agizdan, kimimiz dinliyor. uykuyla uyaniklik arasi bir hal, ama zaten gunes dogdu, dogacak. acik balkon kapisinin perdeleri esintide dalgalaniyor ve disaridan, bu ana dek hic susmamis korna sesleri cinliyor kulagimizda. tahta masanin yuzeyini kaplayan cam, yillardir silinmemis gibi dumanli. sanki kolumu yaslasam uzerine, yapisip kalacakmis gibi cekiniyorum dokunmaya.

yemek masasinin takimi, bir de aynali bir bufe var ayni odada. bufenin uzerinde iki buyuk porselen vazo, gene yuzeyi orten kalin bir cam, ve camla ahsap arasina sikistirilmis eski bir-iki mektup. fransizcam yetmiyor tamamini anlamaya ama biraz cikarabiliyorum: bunlar da, arkadasimin deyisiyle, dede temali. el yazisiyla yazilmis susu verilmis ama aslinda kolaya kacilmis, hazir alinmis. beyrut’ta bir cok dedenin, o ya da bu zamanda eline gecmis belki bu mektuplarin aynisindan. dedenin izlerine evin geri kalaninda da rastlamak mumkun. buzdolabinin uzerinde miknatisli bir cercevenin icinde iki kucuk kiz cocugu fotografi var mesela – 90li yillardan kalma torunlar. ve yatak odasinin sifoniyerinin yuzeyine sikistirilmis yasli ciftin fotografi.

olmus bir buyukbabanin bosverilmis evinde kaliyoruz. evin geri kalani da yemek odasina benzer sekilde insan varligina aliskanligini yitirmis gibi: odalardaki yataklar yillardir yatilmamis, salondaki yaldizli kumasli koltuklarda yillardir misafir agirlanmamis, kitapligin kitaplari yillardir okunmamis gibi. bir tur mahremiyet ihlali sanki yaptigimiz.

evle aramizdaki sinira ilave olarak, beyrut seyahati boyunca baska anlarda da sinirlar geliyor aklima. grup icinde ortadogulu olmanin lafi geciyor defalarca, ozellikle kendini avrupali sayan, ortadogulu olmayi hakaretmis gibi algilayan turkiyelilere hiciv amacli. kendimi yerlestirmeye calistikca bu elestirilerin bir tarafina, tam beceremedikce dusunuyorum sinirlari. sonra, sunni’siyle sii’siyle karisik bir lubnanli grubuyla, dabke yapiyorken bir aksam, halay gibi bunu da beceremedigimi, etrafimdaki yabancilarin hic de yabanci gibi gelmedigini dusundukce, sanki yillardir biz hep birlikteymisiz gibi hissettikce. ama ayni sekilde etrafimda konusulan dili anlamadikca, ve yasitlarimdan savas oykuleri dinledikce de.

Hadi bize gidelim yar
Şişeleri dizelim yar, olmazsa
İçelim içelim ölümüne içelim
Karakola düşelim yar

lubnan oyle karismis bir yer ki, evin yasli havasina ahmet kaya bile garip kacmiyor. ahmet kaya ile tanisikligim cok eskilere dayanmiyor. uc-dort ay evvel, tanistigim bir arkadasim pek dinlememis oldugumu soyledigimde, bir sureligine is edinmisti kendine bana ahmet kaya ogretmeyi. ilk dinleyisimden beri her bir sarkisini dinledigimde, ulkesini bir sevgiliyi severmiscesine seven bir adamin kavusamama sikintisi canlaniyor icimde/zihnimde. idealindeki sevgili yuzunden sik sik hayal kirikligina ugrayan, cekinmeden, tum yalinligi ve zayifligiyla isyan eden bir adam.

Sana yazdığım şarkıyı
Sazımdan söker giderim
Ben ağlayamam bilirsin
Yüzümü döker giderim

ama ayirt edemiyorum aslinda tam, sevgiliye mi bu isyanlar, bu acikca romantik cikislar, yoksa memlekete mi. ikisi bir olabilir mi. kendi kendime tahayyul etmeye calisirken bir an oyle geliyor ki, sevgiliye duyulan ask veya tutku iken, memlekete duyulanlar daha ziyade bir sevgi/nefret karmasasi sonucu dogan sadomazosist bir baglilik kimi zaman. tekrar tekrar icab eden hayal kirikliklari karsisinda dahi kolayca umudun kiril(a)madigi, insanin terketmeye kalksa da ucundan kiyisindan bir sekilde geri dondugu, caresizlik hisleriyle dolu bir iliski. ve bilmiyorum, bu iliski insan eliyle cizilmis sinirlarin sonucu mu ortaya cikmis. yoksa, sinirlar mi bu, dogmus olmanin getirdigi rastgelemsi bagliligin sonucu.

I’m all at sea
Where no-one can bother me
Forgot my roots
If only for a day

beyrut’ta o gece, floresan isikli pervanenin altinda bunlari dusundukten kisa sure sonra, oryantalin cagrisinin, modern caza eslik ettigi, sarkicinin sikca sahneden inip seyircileriyle kucaklastigi konserdeki ahenk, sanki sinirlarin akiskanlastirilmasindan dogmus gibiydi. oyleyse cullum’un sarkisindaki kokensizlikten kasit, sinirlarin bu gibi ihlali olabilir mi. yoksa kokensiz olan, kimliksiz mi olmak zorunda ayni zamanda.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s